Cumhuriyet Strateji 30.01.2006  
     

 

 

 

 

AB 'su'da sınırları zorluyor

Fırat ve Dicle'ye 'entegre havza' anlayışıyla, uluslararası yönetim önerisi...

 

 

AB'nin, Fırat ve Dicle için getirdiği 'entegre havza' yaklaşımı ve uluslararası yönetim önerisi bilgisizlikten kaynaklanıyor. Birlik bünyesinde Ren-Main-Tuna için oluşturulan modelin Fırat ve Dicle ile bir benzerliği mevcut değil, önerinin örneği de bulunmuyor.

 

AB, Türkiye'nin çağdaş dünyaya katkıda bulunan ve bu sorumlulukla davranan bir devlet olduğunu unutan baskıcı tavırlar yerine; Türkiye'yi anlamaya ve sorunun Türkiye'nin olduğunu hazmetmeye çalışmalı.

 

Vefa TOKLU

vtoklu@hotmail.com

 

 

"Bölge için önemli olan bir konu da kalkınma ve tarımsal sulama için gereken suya ulaşımdır. Ortadoğu'daki su önümüzdeki yıllarda stratejik bir konu olacaktır. Türkiye'nin AB'ye katılımı ile bölgedeki su kaynaklarının ve tesislerinin (barajlar, Fırat ve Dicle nehir yataklarındaki sulama projeleri, İsrail ve komşu ülkelerle sınıraşan sular konusundaki iş birliği) uluslararası yönetimi AB için gündeme gelecektir."

 

Anımsanacağı gibi bu ifade, AB Komisyonunun 6 Ekim 2004 tarihli "Türkiye'nin Üyeliğinin AB'ye Etkisi Perspektifi" başlıklı raporunda yer aldı.

 

Türk dış politikasının önemli sorunlarındakı genel tavır çoğu kez; gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıncaya kadar ayrışmayalım, tartışmayalım, kabullenelim, resmî söylemlere inanalım biçiminde karşımıza çıkabilmektedir. İçe dönük bir "safları sıklaştıralım" politikası izlenmesi, daha sonra da birkaç istisna dışında verilenle yetinilmesi, durumun kabullenilmesi biçiminde somutlaşan sonuçlar, sorunlara ilişkin olası gelişmeleri tartışmanın da önemli olduğunu göstermiştir. O hâlde şimdiye kadar daha çok Ortadoğu'daki ülkelerin ve ABD'nin ilgilendiği Fırat­Dicle ile ilgili sorunları, âdeta ileride birlik üyesi olması beklenen Türkiye'nin hak ve çıkarlarını gözeterek çözme önerisi yerine, dünyada hiçbir örneği/uygulaması görülmeyen, Ortadoğu ülkelerinin ve İsrail'in dahi dillendiremediği bu zorlama öneri nasıl anlaşılmalıdır?

 

Gerek 6 Ekim 2004 ve 9 Kasım 2005 ilerleme raporlarında gerek 9 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki ifadelere ve yaklaşıma bakıldığında; Türkiye'deki su kaynakları, kullanım, yönetim, kirlilik, çevre gibi konulara değinilip sınıraşan sular alanında işbirliği önerilirken, Etki Raporu'nda tamamen farklı bir bakış açısı, anlayış ve önerme görülmektedir.

 

AB YAKLAŞIMININ ANLAMI

 

Türkiye'nin Fırat­Dicle ile ilgili politikasına göz atıldığında; Keban Barajı ile ilgili teknik görüşmelerin sürdürüldüğü 1964­1965 yılından bu yana istikrarlı ve doğru bir biçimde, bu akarsuları kullanan komşularını sürece katacak biçimde ortaya konulduğu görülmektedir. Oysa, Etki Belgesi'ndeki ifadeyi daha açık yazdığımızda, kaderimizi birleştireceğimiz AB bize şunları söylemektedir:

 

Ortadoğu'nun hatta daha açık ifadeyle İsrail'in su sorununu çözmekte Türkiye'nin su kaynakları kullanılacaktır.

 

Türkiye'nin sınıraşan sular sorunu; dünyada benzeri görülmemiş biçimde, ilk kez suya kıyısı olmayan, menba ya da mansap ülke olmayan ülkelerin katılımıyla çözülecektir.

 

Akarsularımız, kaynağından itibaren denize döküldüğü yere kadar ­aslında İsrail de işe karıştığına göre bu kısa güzergâh bir biçimde farklılaşacaktır- bir entegre havza yönetimi anlayışıyla, taraf olan ve taraf edilen ülkeler tarafından yönetilecektir.

 

Uluslararası yönetim kavramı Avrupa'daki sınıraşan sular nedeniyle AB'nin yabancı olmadığı bir kavramdır. 1990'lı yıllarda oluşan Entegre havza yönetimi anlayışı, "su kalitesi" etrafında oluşmuştur. Önerilen yaklaşım; uyumlu hâle getirilmiş, katılımcı ve koordine edilmiş iş birliğidir. Entegre havza yönetimi, henüz yeni bir kavram olmasına karşın, sınıraşan/sınır oluşturan sular açısından uygulamadaki başarının taraf ülkelerin uzlaşma kültürü ile orantılı olacağı açıktır.

 

Kaldı ki doğru yaklaşım aslında AB Su Çerçeve Direktifi ile de öngörülmüştür. Türkiye'nin AB'ye üyeliği gerçekleştiğinde, diğer "kıyıdaş" ülkelerin bu konudaki mevcut tavırlarını sürdürerek iş birliğinden kaçınmaları durumunda, Direktif'in 13. Maddesi uyarınca Türkiye havzanın kendi sınırları içinde kalan bölümü için havza yönetim planları hazırlayıp AB yönetimine sunabilecektir.

 

ÖRNEĞİ OLMAYAN ÖNERİ

 

Neresinden bakılırsa ucube önermenin acaba nasıl bir altyapısı olabilir diye araştırıldığında ve iyi niyetle bakıldığında belki AB'nin; Avrupa'daki sınıraşan sular, Ren­Main­Tuna ile ilgili gelişmeler, günümüzde gelinen su ile ilgili yönetim, sürdürülebilir kullanım, çevreye ilişkin kaygılardan ve AB ülkelerinin hatta kıyıdaşlarının da tam bir uzlaşma ve iş birliği anlayışına ulaşamadıkları "Tuna Komisyonu"ndan etkilendikleri düşünülebilir.

 

Ancak burada sorun, koşulları itibarıyla aynı zamanda farklı hukuki durumu olan akarsuların, başka koşullarını ve hatta uluslararası hukuku da gözetmeksizin birbiriyle karıştırma sorunudur. Sorun, AB amacına ulaşabilmek için yola çıkan Türkiye'nin tutumunu gören Avrupalı pervasız bilgisizlerin neyi gündeme getirecekleri konusundaki şımarık şaşkınlıklarının sınırlarını zorlamaları sorunudur. Ve nihayet mümkün olduğunca uluslararası ilişkilerin verilerine göre ve sükunetle değerlendirmeye çalışılsa da sorun, acemice tezgahlandığı çok belli olan bilindik bir "Ortadoğu'da su sorununa çözüm" ve siz rıza göstermedikçe artık geçen yüzyılda kalmış vesayet anlayışının fazla cüretkar biçimde dillendirilmesi sorunudur. Zaten dikkat edilirse, Fırat­Dicle ile ilgili çözümler açısından bakıldığında esas alınan, tartışılan çerçeve BM Uluslararası Suyollarının Ulaşım Dışı Amaçlarla Kullanımlarına İlişkin Sözleşme'dir. Tuna akarsuyunun ağırlıklı kullanımlarından birinin "ulaşım" olduğu hatırlandığında temel fark ortaya çıkacaktır.

 

Bu kapsamda, Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 4. Maddesine dayandırılan Etki Raporu'nun bağlayıcı olduğu görüşlerinin gerçeği yansıtmadığı değerlendirilmektedir. Zaten Etki Raporu'nun "Giriş" Bölümü bu konuya açıklık getirmekte; rapordaki mülahazaların, Avrupa Birliği Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyinin Aralık 2004'te alacağı karar açısından sağlanması gereken ilave kriter veya koşul teşkil etmeyeceği belirtilmektedir.

 

TÜRKİYE ETKİN OLMALI

 

Sonuç olarak: Etki Raporu'ndaki inceleme konumuz olan ifadeler olsa olsa AB çevrelerindeki hastalıklı bakış açısının sürdüğünün, süreceğinin, AB'nin de senaryolarının olabileceğinin veya senaryolara bulaşabileceğinin göstergesidir. Bu nedenle Türkiye'nin; AB sürecinde ulusal duyarlılıklarını gözardı etmeden, bu tür girişimlerin her aşamada karşısına çıkabileceği özeniyle davranması kaçınılmazdır. Aslında dayanağı ve hukuki temeli olmayan bir önerme olmasına karşın müzakere hafızasına giren bu cümlenin muhtelif biçimlerde yeniden karşımıza çıkabileceği unutulmamalıdır. Dahası Türkiye; entegre havza yönetimi, ortak yönetim gibi kavramları bütün ayrıntıları ile, olası senaryolarla tartışmalı ve üç aşamalı planın esasen havza yönetimini öngördüğünü, çözüm ve iş birliği önerilerini komşularının tutumları ile birlikte ortaya koymalıdır.

 

Fırat­Dicle'nin kullanımı, bu akarsularla ilgili projeler ve bölgede su yönetimi AB'yi; çevre, sürdürülebilir kullanım, bu akarsularla ilgili stratejilerde havza yönetimi anlayışı ile hareket etme ve bu konularda suya kıyıdaş ülkelerle iş birliği boyutunda ilgilendirmektedir. Bu çerçevenin dışında bir girişim hiçbir hukuki temele dayanamaz. Uluslararası hukukun geçmişin birikimleri ve günümüz gelişmeleriyle her gün, her olayda yeniden yapılanacağı dikkate alınsa dahi insanlığın; hak, hukuk, çözüm adına geliştirdiği değerlerin ters yüz edilmesi söz konusu olmadığı takdirde AB'nin bu ifadesi, üyelik ve müzakere anlayışı ile izah edilmekten uzaktır.

 

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken bir husus, bu biçimde hiçbir uygulama, örnek olmamasına karşın böyle bir yapılanmanın Türkiye'nin kabulü hâlinde ­tabii ki Irak ve Suriye'nin de- gerçekleşmesinin mümkün olacağıdır, ki asıl tehlike buradadır. Yani böyle bir yapılanma, örneği görülmese de mümkündür. Uluslararası hukuk bir boyutu ile de, kabul/katılım ya da ayrışma/göze alma meselesidir. Türkiye, şimdiye kadar savunageldiği her şeyi bir kenara atarak, hiçbir sınıraşan su çözümünde rastlanmayan, kıyıdaş devletlerin dışındaki devletlerin de söz sahibi olacağı bir düzenleme önerisine ilişkin duyarlılığını her şeye rağmen sürdürmelidir.

 

Kurtuluş'tan hemen sonra geliştirdiği stratejilerle yönlendirdiği uluslararası süreci, Lozan, Boğazlar Sözleşmesi'ne göre kurulan uluslararası nitelikteki "Boğazlar Komisyonu" koşullarından Montreux Sözleşmesi'ne taşıyabilen Türkiye'den, hele hukukî statüsü tamamen farklı Fırat­Dicle'si için bir uluslararası yönetime razı olması beklenemez.

 

AB TÜRKİYE'Yİ ANLAMALI

 

Ayrıca su konusunun, 24 Ekim 2005 tarihli MGK toplantısında ele alınmasını da stratejik boyutta değerlendirmek, MGK bildirisindeki "hidroelektrik üretiminde teknik ve ekonomik potansiyelin tümünün 2023 yılına kadar kullanılması için alınması gereken önlemlerle sınıraşan sular üzerindeki barajların bir an önce tamamlanması" ifadesini 2004, 2005 ilerleme ve Katılım Ortaklığı raporlarındaki hususlara yönelik olarak algılamak gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye'nin AB'ye girişine kadar GAP'ın bitirilmesi ve su politikalarının yaşama geçirilmesi, sanki AB müktesebatına uymayan/uymayacak, AB'ye girdikten sonra gerçekleştirilemeyecek uygulamaların gerçekleştirilmesi gibi anlaşılabilecektir, ki bu Türk dış politikasında, Fırat­Dicle ile ilgili öneri ve öngörülerde şimdiye kadar rastlanmamış bir anlayışı yansıtacağından haksızlık olacaktır.

 

AB sürecinde Türkiye'nin karşısına çıkacak ve AB mevzuatı ile uyumlaştırılması istenecek hususlar katılım ortaklığı ve ilerleme raporlarında belirtildiği gibi; Su Çerçeve Direktifi, Sınıraşan Su Yollarının Korunması, Kullanımı ve Uluslararası Göllere İlişkin Sözleşme ile Sınıraşan Boyutta Çevresel Etkilerin Değerlendirilmesi Sözleşmesi'nde öngörülen hususlar ile sınırlıdır. Bu mevzuatla belirlenen hususlar; olabildiğince, şimdiye kadar olduğu gibi Irak ve Suriye'ye önerilecek, iş birliği ile çözüm yolları araştırılacak, bu arayışların sonuç vermesinin bugüne gelinen süreçte olduğu gibi Türkiye'nin gayretlerini aşması hâlinde sınırlarımız içerisinde havza yönetimi planları yapılacaktır. Dolayısıyla AB, Türkiye'nin iç siyasi koşulları ne olursa olsun, çağdaş dünyaya katkıda bulunan ve bu sorumlulukla davranan bir devlet olduğunu unutan mütehakkim tavırlar yerine; Türkiye'yi anlamaya, doğru değerlendirmeye ve sorunun Türkiye'nin sorunu olduğunu hazmetmeye çalışmalıdır.