|
||
Cumhuriyet Strateji 09.04.2007 |
||
|
|
|
|
Yanlış
bakış açıları çerçevesinde gelinen nokta KKTC
'dış Türkler' sürecine giriyor Kıbrıs
sorunu farklı bir boyuta taşınıyor. Avrupa'da
bölünmeleri doğru bulan bakış açısı Kıbrıs'ta
birleştirmede, bir devletin ve toplumun tecridinde
ısrar ediyor. Türkiye sorunu yönetemiyor. Vefa
TOKLU Petrol,
son dönemde Kıbrıs'ı da ısıtmaya başladı.
Avrupa'daki bölünmeleri en azından doğal bulan
bakış açısının Kıbrıs'ta birleştireceğim
inatlaşması petrol konusunda da tersine işliyor. Son
perdede petrolün Kıbrıs'ta birleştirici rol
oynayabileceğini söyleyenler var. Sanki 1960'lardan bu
yana yeni karşı karşıya geliyormuşuz, 1976'da petrol
Ege'yi de kısmen ısıtmamış gibi hemen esaslı petrol
senaryoları üretilmeye başlandı. AB'liler
uluslararası hukuku görmezden geldiklerini itiraf
edebilenlerine dönüp bakmıyorlar. Israrla bir
devletin, toplumun tecridini göz ardı ediyorlar. Ve
daha da ilginci, bizim böyle bir anlayışa karşı
duruşumuzun ne yazık ki iyimser bir bakışla bile
özenle planlandığını söylemek zor. Aslında
bu yazıda petrol vesilesiyle bu kez başka
tartışmalara girilmişken, Kıbrıs ve KKTC ile ilgili
gelişmelerin şu ya da bu yönüne odaklanmadan, konuya
ilişkin daha genel, hatta daha dağınık bir bakış
açısıyla sorular sorup tartışmaya açmak istiyoruz. BAKIŞ
AÇISI 1950'lerden
bu yana izlenen politika iyimser bir ele alışla
"Ada'daki Türk toplumunun haklarını korumak"
biçiminde özetlenebilir. Türk dış politikasının
önemli kazanımlarından birisi olarak tarihe geçen
1959-1960 süreci sonrasında dönemin özelliği gereği
Kıbrıs da ancak üstü kapalı tartışılabilmiştir.
Bununla birlikte istikrarlı olarak nitelenen sürecin
diğer dış politika sorunlarından pek de farklı
yönetilmediği biliniyor. Başlangıçtan
bu yana iki kesimlilik, Türk halkının eşit
varlığının kabulü, olmazsa olmazlarına oturtulan
tezlerin, bu esasa uygun olarak zamanla evrilmesi izah
edilebilse bile, Türkiye'de Kıbrıs konusunun
ağırlıklı olarak jeopolitik eksene oturtulması
konuya bakışı ve çözüm önerilerini belirleyecek
etkenlerden biridir. Bir
yanda konuya Türkiye'den bakarak jeopolitik
gerekçelerle önem atfedenler, öte yanda artık
küreselleşen dünyada (!) bu kavramların önemini
yitirdiğini söyleyenlerin oturacağı tartışma
masası yine çözümden uzaktır. Jeoekonomi,
karşılıklı kazanma gibi kavramlarla da içini tam
olarak dolduramayacağımız Kıbrıs konusunda, ne
yazık ki indirgemeci bir bakış açısı insanları
esir almayı sürdürüyor. Birçok
konuda olduğu gibi nüanslardan yoksunluğumuz nedeniyle
bilgileri kamuoyuna sunan birçok kişinin önemle
üzerinde durdukları temel gerekçe Kıbrıs'ın
jeopolitik önemi. Kıbrıs'ın Türkiye açısından
jeopolitik önemine vurgu yapan bakış açılarının bu
çok boyutlu süreci sığlaştırdığı, karşıt
anlamının öne çıkabileceği kaygısı
taşıyanların bu söylemleri endişeyle izledikleri
açıkça görülebiliyor. Özellikle
90'lı yılların sonlarına kadar, dış politika
konularında kalem oynatanların da, 'devletin bakış
açısı', 'milli dava' ya da en azından 'duyarsızlık'
gibi bir geniş alanda çerçevenin neresine düşerim
kaygısı sürmüştür. İfrat
ve tefrit; Kıbrıs'ta şunları verirsek, şunlara razı
olursak AB'ye gireriz, ABD'ye hoş görünürüz gibi
bakkal hesabı yapanlarla karşımıza çıkmıştır.
Yani sanki ülke sorunları ekonomik verimlilik,
karlılık, bir al-ver meselesiymiş gibi algılanmış,
sunulmuştur. Karşı çıkanların ise AB'ye de,
ülkenin gelişmesine de, ülkenin önündeki engelleri
kaldırmaya da karşı oldukları suçlaması, konu ile
ilgili tartışmaları bile arka plana itmiştir. Daha da
önemlisi konu siyaset biliminden çok ekonominin, daha
da indirgenirse kapitalizmin kavramlarıyla ele
alınmıştır. Bu
durumun bir başka yansıması ise, Türkiye'deki
'ulusalcı'larla 'liberal'lerin giderek birbirinden
uzaklaşması olmuştur. Ve giderek tartışamaz hale
gelmeleri! Oysa
bize sunulanlarla gerçekler öteden beri farklıdır.
Objektif bakış adına bu fark, en azından göz ardı
edilmemelidir. Realizm
kabuk değiştirip yeniden dünya egemenliğine çanak
tutar hale getirilmişken, bize dayatılan şey
jeopolitik ve benzeri kavramların eskidiği, artık yeni
kavramlarla konuşulması gerektiğidir. Ayrıca,
daha fazla sesi çıkanlarımızın; dünyayı,
dünyadaki gelişmeleri izlediğini söyleyenlerin veya
öyle algılananların, daha çok 'jeopolitik' kavramına
vurmaları ve yeni kavramlara vurgu yapmaları, hala
jeopolitik diyenleri yılgınlaştırmayı da bir
ölçüde başarmıştır. Öte
yandan jeopolitiğin, ABD gibi bir ülke açısından
farklı, Türkiye gibi bir ülke açısından farklı ele
alınması gerektiği globalleşme gürültüsüne kurban
gitmek üzeredir. Çünkü ABD dünyanın her yerinde üs
bulundurarak, kuvvet bulundurarak bir jeopolitik kurgu
oluştururken, gerçekten jeopolitik önemi olan bir
ülke olarak bu kavramların eskidiği, dünyanın
küçük bir köy olduğu 'gerçeği'ni kavrayabilmiş
olmanın nasıl bir önemi olacağını anlamak olası
değildir. Bu
yeni bakış açılarıyla ABD'nin neden Irak'ta,
Afganistan'da, Romanya'da ve dünyanın dört bir
yanında olduğu sorusunun cevabı nasıl verilecektir? Bütün
bunlarla birlikte; adanın neden Yunanistan başta olmak
üzere ABD, İngiltere için jeopolitik önemi ortadan
kalkmamıştır da Türkiye için kalksın? Kaldı ki
gelişmeleri değerlendirdiğinizde jeoekonomi,
sınırların ortadan kalkması, teknolojinin sınır
tanımayışı, küreselleşme gibi gelişmeler
açısından onlar Türkiye'den daha ileride bir konumda
iken Türkiye neden jeopolitik gibi bir eski (!) kavrama
sarılmakla suçlanmaktadır? Jeopolitiğe
önem atfedilirken jeoekonomiyi bir yana bırakmak da
gerekmiyor. Hatta dahası, jeopolitik açıdan önemli bu
Ada, jeoekonomi açısından da önem kazanmıştır. Batı,
mücadelelerle, iç savaşlarla, demokrasi kavgalarıyla
ürettiği kavramları doğal olarak benimseyip daha
iyidir diye doğuya dayatırken kendi içinden geçtiği
süreçleri, sürekli göz ardı etmektedir. Bunun en
yakın örneği hadi kendi üzerimize alınmayalım-
BOP'ta belirginleşiyor. Yani Ortadoğu gibi bir
sosyolojik olgu; Batı söyledi, izin verdi, yolunu
açtı diye nasıl birden bire Batı değerleriyle
buluşacaktır? O
halde; yeni kavramlar tartışıladursun Ada'nın bizim
için, Türkiye için önemi; neden jeopolitiğe,
jeoekonomiye, küreselleşmeye, AB ile ilişkilere
hapsedilmektedir? TÜRKİYE
TUTUMUNU NETLEŞTİREMİYOR Zaten
durum yeterince karmaşıktır: Milli dava olma
özelliğini hak eden bir konuyu tartışırken
bütüncül bakış özenle korunmalı, aynı özen
gelecekte karşımıza çıkacak sorunları sezebilme
açısından da gösterilmeye çalışılmalıdır.
Neresinden başlanacak ise, doğru soruları sormaktan
kaçınmadan ve sabırla tartışmaya ihtiyacımız
olduğu ortadadır. Tarihin,
sosyolojinin, psikolojinin, siyaset biliminin, ekonominin
ortaya çıkardığı ve Türk tarafının Annan
Planı'na kadar haklı olarak savunageldiği,
toplumların aslında 1963'te ayrıldığı görüşü
somut oylama sonucu ile de ortaya çıkmışken tüm
tarafların, bununla birlikte Türkiye'nin de ezberi
bozulmuştur. Bu durumda, BM Genel Sekreteri'nin
referandum sonucuna ilişkin açıklamasında belirttiği
gibi, aslında Plan'da öngörülmemiş olmasına rağmen
benzer bir plan yeniden gündeme gelecek midir? Plan'ı
reddetmelerine rağmen, Papadopulos'un hemen Plan'ın
oylanmasının ertesinde bir bölünme, bir fiilî durum
kabulü ile karşı karşıya kalma, AB ve ABD'den
gelecek tepkilere ilişkin korkusu nedeniyle
"Kıbrıslı Türk yurttaşlarım" söylemini
KKTC'li soydaşlarımız nasıl yorumlamaktadır? Tabiîdir
ki Türkiye'nin Kıbrıs stratejisini bu yeni duruma
göre ortaya koyması beklenirken henüz net bir tutum
belirlendiğini söylemek de olası değil. Özellikle
Kıbrıs Rum Kesimi'nin 4 Temmuz 1990'da yaptığı AB
başvurusuna karşı geliştiremediği politik tavrını,
AB süreci içerisinde Kıbrıs'la ilgili haklı
gerekçelerini yeterince gündeme getiremeyişini,
Gümrük Birliğine girişini, Kıbrıs Rum Kesimi'nin
üyeliğine karşı çıkamayışını, hatta, karşı
çıkmama karşılığında aldığı aday üyelik
statüsünü, 1 Mayıs 2004'te Kıbrıs Rum Kesimi'nin
adanın tamamını temsil edecek biçimde AB üyesi
oluşunu yalnızca AB'nin tavırlarıyla açıklamak
mümkün müdür? Uluslararası
ilişkiler disiplininin verileri ile, konuya ilişkin
çabaların, KKTC'nin de ya da Türk tarafının da AB'ye
girmesini sağlayabilmek adına gösterildiğini
söylemek mümkün değildir. Kısa sürede KKTC'nin
ekonomik ve siyasi izolasyonunu ortadan kaldıracak
gelişmelerin görülmesi de söz konusu olmadığına
göre, Türk tarafı açısından ulaşılan sonuç;
uluslararası kamuoyunda, Türk tarafı uzlaşmadan yana
olduğu hâlde Rum tarafının uzlaşmaya
yanaşmadığının zorunlu kabulüdür. KKTC
NEREYE? Bununla
birlikte Türk tarafının Annan Planı'na olumlu oy
vermesinin; birleşmeye dönük arzulardan mı, tanınma
yönünde yıllardan bu yana oluşan kamuoyu
açlığından mı, AB'ye girme isteğinden mi
kaynaklandığı, Türk Hükümeti'nin Plan'a olumlu oy
verilmesini neden desteklediği henüz
tartışamadığımız konular olma özelliğini
korumaktadır. Ancak
netice itibarıyla Türk tarafının şu ya da bu nedenle
birleşik bir Kıbrıs Devleti'ne, Rumlarla birleşmeye
'hayır' demedikleri ortadadır. BM
ve AB çevrelerinde dile getirilen ya da aslında
referandumun sonuçlarından biri olarak irdelenmesi
gereken bir olgu da 'Türk tarafının tanınmayı
istemediği, birleşmeden yana olduğu' yönündeki
görüşler, Türkiye ve KKTC Hükümeti tarafından dile
getirilmese de paylaşılmaktadır. Ancak
bu durumda esas soru ortaya çıkmaktadır; KKTC, KKTC
olarak mı yoluna devam edecek, yoksa hâlâ Güney
Kıbrıs'la birleşmek isteyen bir strateji mi
izleyecektir? Bir
başka ifadeyle KKTC, Rumların birleşmeye karşı
çıkması nedeniyle tanınma yönünde geçmişte elde
edemediği bu son derece net siyasal ortamda, 'kendi
kaderini tayin etme' hakkını da öne çıkararak fiilî
durumu siyaseten kabul ettirme yönünde mi tavır
izleyeceğine, yoksa Rumların birleşmeme, birlikte
yaşamak istememe, tek devlet oluşturmama yönündeki
tavırlarına rağmen bir an önce AB'ye girebilmek için
hâlâ Rum Kesimi ile birlikte bir devlet oluşturmayı
mı savunacaktır? Türkiye'nin bu konudaki politikası
nedir? Belki
bu ifadelerle özetlenen duruma ilişkin çıplak soru
şudur: KKTC, Türkiye'nin AB'ye girişinin uzun yıllar
alacağını, ayrı ve bağımsız bir devlet olarak
tanınma umudunun giderek yok olduğunu düşünerek,
'kurtuluş'unu Rumlarla birlikte AB'ye girmekte mi
görecek yoksa ulusların tarihinde kısa denilebilecek
yılları Türkiye ile birlikte mi aşacaktır? Tabii ki
soru, Türkiye'nin de açıkça cevaplandırması gereken
temel sorudur. Sorular
henüz net cevaplardan yoksun. Nihayet,
Türkiye; KKTC'nin yaptığı bu tercihe adım adım
nasıl geldiğinin, sorunları görmezden gelerek ve
sonuçta karşılaştığı durumun, öngörülen buymuş
gibi kabullenmek zorunda kalmanın, bu sürecin
başlangıçtan itibaren daha etkin yönlendirilip
yönlendirilemeyeceğinin muhasebesini yapmadan
stratejisini nasıl oluşturacaktır? Bütün
bunlar bir yana Kıbrıs konusu Türkiye için aynı
zamanda yıllardır Türk dış politikasını şu ya da
bu biçimde etkileyen bir prestij sorunudur. Jeopolitikle
sınırlı psikolojik arkaplanın yönlendireceği sığ
tartışmalar, Kıbrıs'ın '1821'den bu yana
gerçekleşen ilerleyişin durdurulduğu yer' olduğu
algısına saplanıp kalabilir. Neredeyse sadece
jeopolitik ele alışla 'elden çıkmasın' kaygısına
hapsedilecek, ulusalcı - liberal çatışmasına kurban
edilecek Kıbrıs sürtüşmeleri, korkulur ki KKTC'li
soydaşlarımızı, oldu bittilere razı olmak zorunda
kalacağımız 'dış Türkler' sürecine
sürüklemektedir. |
|
|
|