Cumhuriyet Strateji 02.05.2005

 

 

 

 

 

  

 

 

'Strajedi'

 

 

     SSCB'nin dağılmasından sonra, Avrupa'da üçüncü yeniden yapılanma olarak adlandırabileceğimiz dönemde ABD ve AB doğuya doğru genişlemeye başladı. Soğuk Savaş döneminde Türk dış politikasının, gerektiği biçimde politik tercihler geliştirememesi toplumsal sinir uçlarında hissedilemedi. Nispeten daha açık ve yoğun gelişmelerin yaşandığı 1990'lı yıllardan sonra daha geniş kesimler dış politika konuları konuşur hale geldi.

 

     NATO'nun kuruluşundan bu yana hem konsepti değişti, hem de üye sayısı. Eski Doğu Bloku ülkelerin katılımıyla üye sayısı 26'ya yükselen NATO'nun son yıllardaki amaçları, ABD'nin hedeflerine hizmet eder görünüyor. Türkiye'nin 85 yıldır sürdürdüğü batı eğilimli dış politikasını değiştirip değiştirmeyeceğine, başka bir seçenek arayıp aramayacağına ilişkin öngörüler zorlama değerlendirmeler olarak kabul edilebilir. Ancak, Türkiye'nin bölgesel güvenlik ve işbirliği çıkarlarını, bağlı olduğu ittifak çıkarlarının üstünde değerlendirmeye başlaması da artık kaçınılmaz bir gerçek.

 

Vefa TOKLU

 

vtoklu@hotmail.com

 

     1930'lu yılların başından itibaren esmeye başlayan fırtınalar giderek şiddetlenerek, 1930'lar biterken kırıp dökmeye, yakıp yıkmaya da başlamıştır. İnsanlık ikinci büyük savaşı, bu defa daha dar bir alanda ve insanlığın biriktirdiği değerlerin en yoğun olduğu bölgede yaşayacaktır. Savaşın neredeyse başında başlayan örgütlenme girişimleri, BM'nin kurulmasıyla adeta yeni bir örgütlenme dönemini de başlatmıştır. NATO ve Avrupa Konseyi'nden sonra, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun oluşumu, Soğuk Savaş'ın kendine özgü nispeten güvenli ortamında başarılı olmuş, ancak SSCB'nin yıkılması sonrasında ayrılan ulusların yarattığı çatışma ortamı, ortaya çıkan güç boşluğu ve güvenlik endişeleri ile dünyanın her yerinde dengeler aceleyle gözden geçirilmiş, yeni stratejiler belirlenmiş, Sovyetlerin boş bıraktığı sanılan coğrafyaya ilişkin yeni söylemler üretilmiştir. SSCB'nin dağılmasından sonraki; ABD ve belli belirsiz AB'nin amaçlarına hizmet eden "belirsiz iki kutuplu" dönemin ortaya çıkardığı ve Avrupa'daki üçüncü yeniden yapılanma olarak adlandırabileceğimiz bu süreçte, AB ve NATO da doğuya doğru genişlemeye başlamıştır.

 

     NATO'NUN YAPISI VE DEĞİŞİMİ

 

     Örgütlenme girişimlerinde, "insanlığın yaşadıklarının bir daha yaşanmaması" genel amaç olarak öne çıkmakla birlikte, örgütlerin özel amaçlarında da birbirlerinin amacını destekleyecek kimi benzerlikler dikkat çekmektedir. Konu itibarıyla BM ve NATO'nun amaçları ile faaliyetlerini ele aldığımızda, BM'nin temel amacının "uluslararası barış ve güvenliği korumak" olduğu söylenebilir. BM Antlaşması'nın 51. Maddesinde belirtilen, uyuşmazlıkların "bölgesel anlaşmalar ya da bölgesel kuruluşlar" aracılığıyla barışçı yoldan çözümü öngörüsünden yola çıkılarak kurulan NATO'nun amacında ise; ilk bakışta BM'nin amaçlarının, bölgesel bir sınırlama ile somutlaştığını söylemek mümkündür. Bu arada kaydetmemiz gereken bir husus da, NATO'nun yalnızca askerî bir örgüt olmayıp aynı zamanda siyasî ve ekonomik bir yapılanma olduğudur.

 

     NATO'nun kurulduğu yıllardaki "kitlesel mukabele" stratejisi 1962 Küba krizinden itibaren "esnek mukabele"ye, 1967'den sonra "ilerden savunmaya ve düşmana, onun seçtiği taarruz metoduyla karşılık vermeye" dönüşmüştür. Varşova Paktı'nın varlığına son verilmesiyle "blok düşman" ortadan kalkmış, bu defa strateji, Avrupa güvenliği açısından risk oluşturan; "etnik çatışmalar, terör, toprak anlaşmazlıkları, sosyo-ekonomik kaynaklı gerginlikler, kitle imha silâhlarının ve füzelerin yayılması" gibi tehditleri karşılayacak biçimde evrilmiştir.

 

     BOSNA'DAN SONRA YAŞANAN İLKLER

 

     NATO, tarihinde ilk kez askerî bir operasyonu; Bosna üzerindeki hava sahasının kontrolü için önce AGİK'in, sonra da BM Güvenlik Konseyi'nin NATO'yu göreve çağırması üzerine "barışı uygulama" görevi olarak 1993'te icra etmiştir. Nisan 1999'da 50. yılını kutlayan NATO, önemli ölçüde yine aynı bölgedeki gelişmelerin etkisiyle, Washington Zirvesi'nde aldığı kararlarla sorumluluk alanını yeniden tanımlamış, "alan dışı" kavramını benimseyerek müdahale alanını genişletmiştir. Başka bir ifadeyle; katliam, bir devletin kendi topraklarında farklı kökenli insanlarına karşı harekete geçmesi, insan haklarını çiğnemesi ve insanlık suçu işlemesi gibi durumlar da müdahale için uygun gerekçe sayılacaktır. Burada dikkat çekilmesi gereken husus, böyle bir durumda örgütün bu kararı BM'yle istişare etmeden ve BM Güvenlik Konseyi'nin kararı olmadan, tek yanlı olarak uygulayabileceğidir. Aynı dönemde de, 1998'in sonlarından itibaren bölgede yoğunlaşan vahşet üzerine, 25 Nisan 1999'dan itibaren de, NATO 50 yıllık tarihinde yine ilk kez, hem de "üye ülkelerin sınırları dışında" silâhlı bir müdahalede bulunmuştur.

 

     1999'da Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'ni, 2004'de, 7 eski Doğu Bloku ülkesi; Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya, Estonya, Litvanya ve Letonya'yı bünyesine alan NATO halen 26 üyeli bir örgüt hâline gelmiştir. Barış İçin Ortaklık programı da göz önüne alınırsa kağıt üzerindeki etki alanı 52 ülkeyi kapsamaktadır.

Nihayet, ABD'deki 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra 13 Eylül 2001'de NATO, tarihinde ilk kez, "bir İttifak ülkesinin saldırıya uğradığı anda, tüm üyelerin saldırıya uğramış kabul edileceği" olarak bilinen, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesinin uygulanmasına karar vermiştir. Kısaca NATO kendisini artık "uluslararası güvenlik"ten sorumlu bir örgüt olarak görmektedir.

 

     11 Eylül saldırılarından sonra ABD'nin Afganistan'a düzenlediği operasyon ve NATO'nun Ağustos 2003'ten itibaren burada kuvvet bulundurmasını, örgütün 2003'den itibaren teşkilât yapısını yenilemesini, Irak operasyonundan sonra NATO'nun Irak'ta da görev almasına ilişkin girişimlere karşın bunun mümkün olmamasını, ancak 18 NATO ülkesinin "Koalisyon Güçleri" adı altında Irak'ta asker bulundurmasını örgütle ilgili son gelişmeler olarak belirtmek mümkündür.

Uluslararası ilişkilerin pek çok bileşeni dikkate alınmaksızın, kaba hatlarla çizilen bu renksiz tabloyu biraz renklendirmek açısından belki Rusya ve İran'ın da, 11 Eylül sonrasında Bush Doktrini olarak anılan "önleyici meşru savunma" hakkını kullanabileceklerini açıkladıklarını hatırlamak gerekecektir.

 

     DIŞ POLİTİKADA STRATEJİ

 

     Soğuk Savaş döneminde, Türk dış politikasının kimi durumlarda olması gerektiği biçimde politik tercihler geliştirememesi toplumsal sinir uçlarında hissedilemeyebilirken, nispeten daha açık ve yoğun gelişmelerin yaşandığı 1990'lı yıllardan sonra daha geniş kesimler dış politika konuları konuşur hâle gelmiştir. Bu dönem, dış politika sorunlarımızla ilgili olarak; strateji biçiminde tanımladığımız tartışılmamış kabullerin veya sadece durduğumuz yerde durma tavrının ya da statükoyu kırmızı ile çizme hallerinin gelişmeler sonrasında kabullendiğimiz trajik sonuçları benimseyerek yüzleşmek zorunda kaldığımız yıllar olmuştur. Dış politika ile ilgili stratejilerin geliştirilmesinde; sorunun doğru tespit edilememesi, uygun stratejilerin geliştirilememesi, ihtimallerin sağlıklı biçimde öngörülememesi, çözüm geliştirme açısından sorun dış politik tercihleri zorlayacak aşamaya gelmeden önce yeterince çaba gösterilmemesi, sorunun çözümünde veya uluslararası ortamın yönlendirilmesinde istenmeyen ya da öngörülmeyen sonuçlarla karşı karşıya kalınmasına yol açabilmiştir. Türk dış politikası kapsamında; Kıbrıs, AB süreci, Türk cumhuriyetleri, Irak, Kuzey Irak, sınır aşan sular ile ilgili gelişmelerin henüz tüm yönleriyle ortaya konulduğunu söylemek mümkün değildir. Bu süreçlerin, gerçekten önceden tartışılmış, belirlenmiş stratejilerle mi yönlendirildiği, yoksa gelinen trajik aşamaların benimsenmesi ile oluşan "strajedik" kabuller mi olduğuna ilişkin şaşkınlıkların daha objektif ve dünyadaki gelişmeler dikkate alınarak yeniden ele alınması gerektiği açıktır.

 

     Ulusal çıkar kavramını boş söylem olarak niteleyenlerin, ulusalcılığı neredeyse her türlü işbirliğini red suretiyle yalnızcılık ya da bağlantısızlık boyutunda değerlendirmeleri, yeterince süzülmemiş toplumsal tepkilerin neredeyse uçlarda oluşmasına neden olmaktadır. Bu durum da sorunların Türkiye Cumhuriyeti'nin birikimiyle ele alınmasını engellemektedir. Bu kapsamda tabii ki, eski Sovyet coğrafyasındaki gelişmeler, kuşkuyla yaklaşılan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi sürecinde olmasa bile Ortadoğu'daki, hatta somutlaştırmak gerekirse; bunca yıldır tanıdığımız ama Kuzey Irak gibi bir coğrafyada sıkışıp kalacak bağımlı bir devletciğin başkanlığındansa, ABD'nin yarattığı uygun koşulları değerlendirerek Irak'ın tümüne göz dikebileceğini hesaplayamadığımız Talabani'nin Irak devlet başkanı seçilmesi, Suriye ve Lübnan'daki gelişmeler, Mısır'da yapılacak adaylı cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi münferit olayların bölgenin tümüne dönük etkileri kadar, BM'de, AB ve NATO'da olup bitenlerin, kotarılan gelişmelerin ve olası tehditlerinin de gözden kaçmaması önem kazanmaktadır.

 

     ABD dünya egemenliği hedefine ilerlerken BM'yi kolay yönlendiremediği görülmektedir. Her şeye rağmen bir meşruiyet arayışı tiranların da özlemi olagelmiştir. NATO'nun son yıllardaki açılımları, konsept değişiklikleri tam da ABD'nin amaçlarına hizmet eder görünmektedir. O halde NATO işe koşulmalıdır. 1990'larda yürütülen operasyonlar barışı koruma, barışı uygulama anlamında takdir de toplamıştır. Bu açıdan bakıldığında özellikle terör belası karşısında ABD'nin söylemleri sonucu, biraz da kolayca saflaşan dünyada NATO her yerde barışa hizmet etmelidir; hatta NATO, BM'nin yavaş hareket ettiği durumlarda, oydaşma oluşmayan olaylarda da müdahale edecek boyutta küreselleşmeli, büyümelidir. Ancak Afganistan'da yerini alan NATO, örgüt olarak güvenlik boyutunda Irak'a bulaşmamayı tercih etmiştir. Nitekim Irak'taki koalisyon güçlerinde çözülmelerin başladığı da hatırlanmalıdır. AB, meşruiyet tartışmalarıyla yarattığı zeminde kendi güvenliği açısından örgütü kullanmayı, ancak sorunlu bölgelerde yer almamayı başarmıştır.

BM'nin, özellikle Güvenlik Konseyi'nin yapısı, NATO'nun teşkilât yapısının değişmesi, NATO'ya Irak'ta görev verilmesi ile ilgili gelişmeler henüz sıcak bir tehdit olarak ülkelerdeki, kamuoylarındaki etkisini sürdüren, küresel terörle ABD'nin kendi meşruiyet anlayışıyla sürdürdüğü mücadele nedeniyle geri planda kalabilmektedir. Kaldı ki BM Güvenlik Konseyi'nin gelecekte oluşacak yapısı ya da NATO'nun belki de uygulamalarla meşruiyet kazanacak müdahale alanları bu örgütlerde, bu örgütlerin faaliyetlerinde etkili olacak devletlerin kontrol edebilecekleri egemenlik alanlarını da belirleyecektir.

 

     TÜRK DIŞ POLİTİKASI

 

     Türkiye'nin 85 yıldır sürdürdüğü batı eğilimli dış politikasını değiştirip değiştirmeyeceğine, başka bir seçenek arayıp aramayacağına ilişkin öngörüler zorlama değerlendirmeler olacaktır. Ancak, Türkiye'nin bölgesel güvenlik ve iş birliği çıkarlarını, bağlı olduğu ittifak çıkarlarının üstünde değerlendirmeye başlaması kaçınılmazdır.

Türkiye; kavimlerin, toplumların, ulusların, uygarlıkların yaşadığı, yok olduğu, ayrıştığı, birleştiği, yeniden doğduğu dünyanın bu en zor coğrafyasının her yerinde tarihsel izler bırakan bir anlayışı, 20. yüzyılda; kurtuluş, egemenlik, bağımsızlık, barış, istikrar ve uluslararası hukuka saygı olarak temsil etmiştir. Bundan sonra ise, gelişen koşullar çerçevesinde, jeopolitik ve jeostratejik konumu ile son yıllarda dış politikasını yönlendiren sorunlarını yeniden ele alması, uluslararası siyasal ortama yapabileceği katkıları önemsemesi gerektiği ortadadır. Ulusal gücünün unsurlarını, ilke ve öncelik belirleyerek geliştirebilecek, dış politika hedeflerini dönemlik değil, uzun vâdeli çıkarları yönünde tespit edecek bir Türkiye; kendine özgü bakış açısıyla, tarihten gelen değerlerini, çağdaş yöntem ve yaklaşımlarla birleştirebildiği takdirde uluslararası ortamın insanîleşmesine de büyük katkı sağlayacaktır. Türkiye; konumunun ve gücünün bilincinde olarak, uluslararası gelişmeleri ve özellikle içinde yer alacağı faaliyetler açısından müdahil olabileceği her süreci yönlendirmeyi hedeflemeli, strajedik kabullere çare aramak yerine öngördüğü gelişmelerin içinde yer almalıdır.

 

 

 

 

 ANA SAYFA