Cumhuriyet Strateji 29.05.2006  
     

 

 

 

 

   

Çatışma ve kontrollü gerginlik yaklaşımları çerçevesinde

Su ve savaş

       Aralarında CIA ve BM'nin de bulunduğu kurumların öngörülerine göre 2040 yılına kadar su savaşı çıkacak. Ortadoğu'da su kaynaklı gerginlikleri ABD hatta AB'yi gözardı ederek çözümlemek olanaklı değil.

      Su kaynaklı bir savaş olasılığının zayıf olmasına karşın 'ülkeler arasında savaşa yol açmayacak sorunun bulunmadığı' kabul edilmeli. Türkiye, çatışma bahanesi olarak kullanılabilecek su için uluslararası hukuku değil, uluslararası ilişkileri kullanmalı.

      Vefa TOKLU

     Su ve savaş sözcükleri 1990'lı yılların ikinci yarısından bu yana daha sık yan yana gelir oldu. Ortadoğu'nun gelecekteki sorunlarından birinin susuzluk oluşu ve bu çerçevede harita üzerinden kolay çözümler Türkiye'nin de bir çok senaryoda yer almasına neden oluyor. Türkiye'nin 'su zengini olmadığı', Fırat­Dicle açısından bakıldığında da kıyıdaşların 'Türkiye, Suriye ve Irak' olduğu gibi gerçekler bir yana bırakılarak, Türkiye'nin dahil edildiği soyut önermeler sıkça gündeme geliyor.

     Savaş senaryolarında en yakın tarih, ABD Ulusal Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (INSS) verdiği 2010. CIA'ya göre 2015'de, BM'ye göre 2025 ya da 2040'ta su savaşı çıkacak.

     SU SAVAŞI OLASILIKLARI

     Günümüzde 'savaşın gerekçelerinin önceden hazırlandığını' göz önüne alırsak, su için de savaş çıkması olasılığı vardır tabii ki. O halde 'su savaşı' çıkma olasılığına ilişkin gelişmelerden yola çıkarak bir öngörü yapılabilir mi?

     Çatışma araştırmaları yapan bir çok üniversite ve uluslararası kuruluştan birisi olan Oregon Devlet Üniversitesi'nin, Fırat-Dicle Havzası ile ilgili yaptığı çatışma araştırmasına göre, Havzada 1966­1999 yılları arasında olumsuzdan olumluya 15 kategoride (-7'den +7'ye) gerçekleşen toplam 282 olaydan 157'si olumlu, 125'i olumsuzdur.

     125 olumsuz olaydan da 10'u, güçlü düşmanlık ifadelerini aşan ve 'diplomatik­ekonomik düşmanca faaliyetler'i içeren kategorilerdedir. Yani 282'de 10 (yüzde 3.5).

     Yine bu süreçte, 'çatışma ya da savaş olarak adlandırılabilecek geniş kapsamlı fiiller'i (-6 düzeyi) ve 'resmi savaş ilanı'nı (-7 düzeyi) içeren olay gerçekleşmemiştir.

     İncelemede bizi ilgilendiren önemli krizler; Atatürk Barajı'nın su tutma aşaması (1989), Ortak Teknik Komite görüşmelerinin durdurulması (1993), Birecik Barajı'nın yapımı anlaşması (1995'te iki kayıt ve 1996) ve Türk Kara Kuvvetleri Komutanının Hatay'da yaptığı açıklamaya (4 Ekim 1998'de iki kayıt) ilişkin gelişmelerdir. Diğerleri de; Mayıs 1975'teki, Suriye­Irak gerginliği (iki kayıt) ve Irak'ın Fath-2 Barajı'na saldırı iddiasıdır.

     Sürece, savaşa doğru tırmanma açısından bakarak bir tespit ve değerlendirme yaparsak şunları söylemek olanaklıdır:

     - Genel olarak, ilişkilere hakim olan anlayış çatışma anlayışı değildir. Gelişmeler barışın devamı açısından ümit vericidir.

     - Türkiye'nin izlediği politika değerlendirildiğinde, hakim özellik, 'sorunun giderilmesi için gerekenin yapılması'dır. Dolayısıyla, Suriye'ye bırakılacak su miktarı tedricen 500 m3/sn'ye çıkmıştır.

     - Bırakılacak su miktarının belirlenmesinde 'dış dinamikler' de etken olmuştur.

     - Türkiye, Keban Barajı ile ilgili teknik görüşmelerden itibaren, 'Üç Aşamalı Plan'ı ortaya koymuştur. Ayrıca, -tartışılabilir olsa da-, bölgedeki su sorununa katkıda bulunacak 'Barış Suyu' ve 'Manavgat' projeleri için önemli çabalar göstermiştir.

     SU VE ÇATIŞMA

     Bununla birlikte Türkiye bakımından 60 sonrası dönemde konunun, uyuşmazlıktan çatışmaya doğru giden skalada ulusal güvenliğe en önemli etkisi, 'terör' boyutudur.

     Savaşa yönelik bir öngörü yapılabilmesi açısından, bu bilgilerden yola çıkmak daha isabetli olacaktır.

      Biraz geriye çekilip 'bölgeye' baktığımızda da, su kaynaklarının ele geçirilmesine dönüşmüş bir 1967 İsrail-Suriye­Ürdün savaşından söz etmek olanaklıdır.

     Dünyaya baktığımızda ise; en kapsamlı çatışma araştırmalarından birisi olan, Pasifik Enstitüsü'nden Dr. Peter H. Glieck'in listesine göre 1990-2004 döneminde su ile ilgili olduğu belirtilen 58 çatışmadan 12'si doğrudan su ile ilgilidir. Bu 12 olaydan 10'u yerel su dağılımı sorunu ile ilgili çatışmalardır. Yine bu dönemde su kaynaklarıyla doğrudan ilişkili 'devletlerarası' bir çatışma yaşanmamıştır (1). Bununla birlikte, daha önceki yıllarda ülkeler savaştığı halde su sorunlarına ilişkin çözüm arayışlarının sürdüğü görülüyor.

     Günümüzde savaşlar, daha çok devletlerin karşı karşıya geldiği çatışmalar olmaktan çok devletlerle organize grupların karşı karşıya geldiği şiddetli çatışma durumu haline gelmiştir. Söz gelimi, 2005 yılında meydana gelen 23 savaş ve ciddi krizin çatışanlarının her ikisinin de devlet olduğu bir çatışma bulunmuyor.

     Ancak dünyada, özellikle son yıllarda hızla artan savaş harcamalarına bakıldığında buraya kadar ortaya konulmaya çalışılan 'savaş dışı çözüm arayışı'na vurgu belki güç kaybedebilir. Bununla birlikte harcamalara dikkatle bakıldığında konumuz açısından yine de tablonun olumsuz olmadığını söylemek mümkündür. 2002-2005 yılları arasında neredeyse 1 trilyon dolara ulaşan savaş harcamalarındaki yaklaşık 150 milyar dolarlık artış, dünyadaki savunma harcamalarının yüzde 47'sini yapan ABD'nin harcamalarındaki artışa koşut olarak büyümüştür.

     'Büyük kehanet'te bulunmadan önce savaşa ilişkin nedenleri, soruları, sorunları doğru ortaya koymakta yarar vardır.

     Savaşının en önemli gerekçesi gelecekteki su kıtlığı, yokluğu ise savaş çıkması için belirli bir su miktarı öngörülebilmekte midir? Eğer böyle bir sınır varsa, bu takdirde günümüzde Ürdün, Filistin ve İsrail, hatta bunlardan daha kötü durumdaki ülkelerin savaşmayışı neyle açıklanabilir?

     ÜÇÜNCÜ ÜLKELER SENARYOSU

     Varsayalım ki koşullar 2010, 2020 ya da 2030'da daha da ağırlaşacaktır ve savaş kaçınılmaz olacaktır. Ancak o yıllarda, şu anda su kaynakları yeterli olan ülkeler açısından da ciddi problemler doğacaktır. Türkiye açısından tehdit oluşturacak Suriye ve Irak da o yıllarda kişi başına yaklaşık 1000 m3 su varlığına sahip olacaklardır.

     Bu durumda savaş öngörüleri Suriye ve Irak açısından değil ama, Fırat­Dicle ile alakası olmayan ülkelerin Türkiye'ye saldırmaları biçiminde yapılmalıdır.

     İşte bu noktada kurgunun değişmesi gerekmektedir.

     Yani senaryo; Ortadoğu'daki su sorununun çaresinin, Türkiye'nin suları olduğu biçiminde oluşturulmalıdır.

     Ancak bu durumda da kurgu yeni sorulara açıktır:

     Ortadoğu'da su kıtlığı çeken ülkeler, Irak ve Suriye yerine neden Türkiye'ye saldıracaklardır? Ya da ihtimaldir ki, Ortadoğu'nun su kıtlığı çeken ülkeleri Irak ve Suriye ile birlikte Türkiye'yi hedef alacaklardır.

     Ancak bu kurguda İsrail'e de bir yer verilmelidir. Çünkü sorun yalnızca Ortadoğu'da ortaklaşa hareket edebilecek ülkelerin değil, İsrail'in de sorunudur. Bu durumda da, daha önce İsrail'e karşı birlikte savaşamayan Ortadoğu ülkeleri ile İsrail'in ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır.

     Neden su açığını giderecek 2,5 ila 4 milyar dolarlık bir maliyet yerine savaş tercih edilecektir.

     Neden bu senaryolarda Mısır'a yer verilmemektedir?

     Ayrıca Ortadoğu'da istikrar açısından daha da önemli olan İsrail­Filistin sorununa, daha doğrusu İsrail sorununa çözüm bulunmadan, Irak istikrara kavuşmadan bu öngörüler nasıl gerçekleşecektir?

     Bu konuda BM ve NATO ne yapacaklardır?

     Bu aşamada tabloya belki biraz daha geriye çekilip bakmamız gereklidir.

     Çünkü Ortadoğu, sadece Ortadoğu'dan ibaret değildir!

     O halde şu sorulara yanıt bulunmalıdır:

     ABD VE AB KAPSAMLI SORULAR

     ABD'nin Ortadoğu'da hedefi nedir?

     ABD'nin Ortadoğu'da siyasal sınırların değişmesi konusunda bir planı var mıdır?

     Ya da zamansız biçimde Irak'tan çıkarsa ortaya çıkacak alçak basınç alanı nasıl doldurulacaktır?

     ABD, konu su olunca bütün Ortadoğu ülkelerinin ortak sorununa bir çare arayışına mı girecek yoksa sadece kendince önemli gördüğü ülkelerin sorunlarına mı çare arayacaktır?

     Bilindiği gibi, AB sürecinin başlamasıyla birlikte AB de sorunu sahiplenmiş ve Fırat­Dicle için bir 'uluslararası yönetimi' dillendirmiştir. Bu durumda AB­ABD'nin stratejilerinin uyumu ya da farklılığı Türkiye'yi nasıl etkileyecektir?

     Ya da Hamas'ın iktidara gelişi biçiminde bir gelişme benzeri, öngörülemeyen veya engellenemeyen bir siyasal oluşum Irak açısından ortaya çıkarsa bu durumda bölge ülkelerinin hassasiyetlerini dikkate alacak mıdır?

     ABD'nin enerji kaynaklarını kontrol etme anlayışı sürerse bu durumda 2030, 2040'lar açısından başka bir sorun da Ortadoğu'daki petrol kaynaklarının tükeneceği öngörüsünün yaratacağı gelişmelerdir.

     Eğer gelecekte 'doğalgaz' öne çıkacaksa bu takdirde enerji güvenliği ekseni Hazar havzasına kayacaktır. ABD'nin İran'a yönelik olarak izlediği politika, NATO aracılığıyla Karadeniz'e yerleşme arayışları bu senaryolarda ne ölçüde yer alacaktır?

      Bu kapsamdaki enerji güvenliği arayışı Türkiye'yi, Türkiye'nin doğusunu, Kuzey Irak, Doğu Anadolu, Kafkasya eksenini daha da önemli hale getirecektir.

      Bölge yoğun olarak GAP bölgesidir ve GAP aynı zamanda Ortadoğu'nun gıda hinterlandı olabilecek bir kapasiteye sahiptir. Bilindiği gibi kimi mutasavver Kürt devleti haritalarında; neredeyse Ankara'nın doğusu sınırlara dahil edilmektedir.

     Senaryolarda, ABD'nin sürekli gündemde tuttuğu İran'ın rolü ne olacaktır?

     ABD, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Rusya ile bir nüfuz alanı paylaşımına gidecek mi yoksa bölge yeni taşeron çatışmalara mı gebedir?

     SU'DAN BAHANE

     Savaş senaryoları yerine bu soruları sormanın daha gerçekçi olduğuna kuşku yoktur.

     Bu sorulara somut cevaplar ancak gelecekte verilebilecektir. Ancak bu verilerle, 'su nedeniyle savaş çıkma' ihtimalinin çok düşük olduğunu söylemek olanaklıdır.

     O halde sorun neden sürekli savaşa varacak öngörülerle ortaya konulmaktadır?

     Aslında sorun, bir çatışma veya çatışma öncesi 'kontrollü gerginlik' için 'su'yun bahane edilmesi, her ihtimale karşı elde bir de 'su manivelası' bulundurulmasıdır.

     Çünkü çok açık görülmektedir ki içinde değerlendirildiğimiz coğrafyanın sorunları 'su'yla açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok boyutludur.

     Bu nedenle bundan sonraki sürecin iki boyutlu kurgulanması gereklidir.

     Uluslararası politika ve buna bağlı olarak su stratejileri.

     Konu ile ilgili veriler değerlendirildiğinde sorun, savaş çıkmasına neden olacak bir sorun olmamakla birlikte, şimdiye kadar olduğu gibi istismara ve uluslararası politik ortamın durumuna göre tırmandırılmaya, dolayısıyla ulusal güvenlik sorunu yapılabilecek bir mahiyet arzetmektedir. Hatırlamakta yarar var: "devletler arasında savaşa yol açmayacak hiçbir anlaşmazlık yoktur (2)."

     KIYAMET SENARYOSU

     Bütün bunlarla birlikte yakın tehdit veya öncelikli konular; tüm su kaynaklarının geliştirilmesi, etkin ve verimli kullanımının planlanması ve acilen yaşama geçirilmesi, bir su yönetiminin oluşturulmasıdır.

     Bu durum yaşamsal olduğu gibi, tezlerimizi anlatabilme, muhtemel uzlaşı alanları yaratma ve AB açısından da önem taşımaktadır. Çünkü zaten kısa süre sonra, AB mevzuatı ile uyumlaştırılması istenecek hususlar açısından karşımıza çıkması muhtemel engeller, sadece Fırat­Dicle Havzası ile değil tüm su kaynaklarını içeren somut adımlara ilişkin olacaktır.

     AB süreci açısından önemli bir husus da, 'uluslararası yönetim' ifadesinin 'müzakere hafızasına' girmiş olmasıdır. Hatta konu, AB boyutuyla da birlikte düşünüldüğünde belki de 'kıyamet senaryosu' şudur: AB'nin 'uluslararası yönetim' anlayışının ABD ve İsrail'de dahil olmak üzere bölge ülkeleri açısından benimsenmesi ve hep birlikte Türkiye'ye bu doğrultuda bir çözüm önerilmesidir.

     Üç aşamalı planın esasen havza yönetimini amaçladığı ve geliştirilebileceği her platformda doğru biçimde ortaya konulmalı, 'suyun yararlarının paylaşımı' yaklaşımı bu plan çerçevesinde etkin ve yoğun olarak işlenmelidir.

     Kurumsal oluşumların çözüme katkıları göz önüne alınarak; su yönetimi veya üç ülkeyi de ilgilendirecek sektörler açısından işbirliği olanakları araştırılmalı ve yaşama geçirilmelidir.

     2004 yılında gündeme getirilen Dicle'nin Türkiye-Suriye sınırından geçen 30 kilometrelik bölümünden yararlanılması önerisi, 3 aşamalı plan kapsamında, sadece Suriye ile değil Irak'la da birlikte olgunlaştırılmalıdır.

     Uluslararası kamuoyunu aydınlatma, yönlendirme, yolları bulunmalı, konu devletten devlete ilişkiler boyutundan propaganda boyutuna taşınmalıdır.

     Barış Suyu, Manavgat'tan su satışı ekonomik ömrü 25­30 yıl olan projelerdir. Konu su politikamız ve ülkemizde su sıkıntısı çeken bölgeler açısından yeniden ele alınmalıdır.

     ABD'nin Irak'a müdahalesi ve sonrasındaki gelişmeleri değerlendirmek konumuzun dışındadır. Ancak bu süreçte, daha önce Türk Dış Politikasının olmazsa olmazlarının aşındığı, buna bağlı olarak da Türkiye'nin dış politikadaki kararlılığının mevzi kaybettiği açıktır.

      Bununla birlikte Türkiye'nin, bu süreci sağduyuyla değerlendireceğine de kuşku yoktur. İşte belki tam da bu aşamada Türkiye bölgeye yönelik değerlendirmelerinde ve su politikasında yeni olmazsa olmazları gerçekçi biçimde ele alırken su konusu da bu boyutta ele alınmalı, tabir caizse Türkiye'nin Ortadoğu politikasının 'Yeni Kırmızı Çizgileri'nden biri de 'su konusundaki kararlılığı' olmalıdır.

      Sorun, Fırat­Dicle'yi kullanan ülkelerin su sıkıntısından değil, yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. Sorunu uluslararası hukuk değil uluslararası politika çözecektir. Dar kalıplara sığınıp bunu imzalamadık, buna taraf değiliz söylemleri ile mesafe alınması söz konusu değildir.

      YARARLANILAN KAYNAKLAR:

     (1) HAN, Ahmet K., http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/03/09/mercekalti/mercekalti1.html

     (2) Hugo Grotius: Savaş ve Barış Hukuku, çev. Seha L. Meray, Ankara, AÜ Basımevi, 1967, s.17